Güzellik Ürünleri

Panik atak adından da anlaşıldığı üzere ‘panik’ şeklinde adlandırılan bir takım bedensel (çarpıntı, titreme, terleme) ve zihinsel (kontrolü kaybetme, çıldırma gibi düşünceler) belirtilerin akın etmesi şeklinde gerçekleşen bir ‘atak’tır. Panik atak tek başına bir hastalık değildir. Panik atak belirli rahatsızlıklarda görülen bir durumdur. Yani kişinin hayatında yolunda gitmeyen başka şeylerin varlığının işaretidir. Ataklar bu anlamda bedenin verdiği bir alarm olarak kabul edilebilir.

Panik Bozukluk Nedir?

Panik bozukluk; panik atak, bu ulaklarla ilgili duyulan endişe ve birtakım kaçınma davranışlarının bir arada görüldüğü bir rahatsızlıktır. Kişi bir ya da daha fazla panik atak geçirir. Bunun üzerine sık sık atak yaşayacağına dair yoğun bir korku geliştirir. Atağı bir kez bile geçirilmiş olsa “Yine olacak mı? “Burada olur mu?” şeklinde düşünmekten kendini alıkoyamaz. Bu düşüncelerin verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için de bazı “kaçınma” davranışları geliştirir. Örneğin önceki atağı kantinde gerçekleşen kişi kantine gitmemeye başlar. Ya da kalabalık yerlerde başına gelebileceği kaygısıyla kalabalık yerlerden, toplu taşıma araçlarım kullanmaktan kaçınabilir.

Panik Atak Geçirdiğinizi Nasıl Anlarsınız?

Aşağıda yazılanlar belirtinin en az 4′ünün bir arada, gittikçe artan bir şekilde yaşıyorsanız ve belirtiler 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşıyorsa panik atak geçiriyorsunuz, demektir.

1. Kalp çarpıntısı (kalp hızında artma olması)
2. Terleme
3. Titreme
4. Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma hissi
5. Soluğun kesilmesi
6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı
7. Bulantı ya da karın ağrısı
8. Baş dönmesi ve sersemlik hali
9. Gerçekten kopmuşluk hissi
10. Kontrolü kaybedeceği veya delirme korkusu
11. Ölüm korkusu
12. Uyuşma ya da karıncalanma hissi
13. Üşüme ya da ateş basması

Panik Ataklar Ne Kadar Sürer?

Ataklar birkaç dakika içinde ani şekilde başlar, belirtiler 10 dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşır. Genellikle bir atak 30 dakikayı aşmaz ve kendiliğinde sonlanır.

Panik Atak ve Panik Bozukluğun Görülme Sıklığı Nedir?

İnsanların 1/3′ünden fazlası bir yıl içinde panik ve ya benzeri bir atak geçirirler. Ancak bunların % 1’inden azında panik bozukluğu gelişmektedir. Ciddi bir fark bulunmamakla birlikte kadınlarda görülme sıklığı nispeten daha fazladır. Her yaştan insanda görülebilir. Bununla birlikle ilk atak genellikle 20-30 yaşları arasında görülmektedir.

Panik atak en çok kimlerde görülür?

Çocukluk döneminde ya da yakın geçmişte ciddi kayıplar (sevdikleri birinin kaybı, iş kaybı, ilişki kaybı vb.) yaşamış kişilerde görülme olasılığı daha fazla olmakla birlikte böyle bir gereklilik yoktur. Bozukluk kaygılı kişilerde, duygularını dışa vurmakta güçlük çeken, bağımlı, güvensiz ve kontrollü kişilerde daha sık görülebilir. Ancak atağın psikolojik durumdan kaynaklanması zayıf bir kişiliğin göstergesi olarak algılanmamalıdır.

Panik Bozukluk Genetik midir?

Panik bozuklukta genetik geçiş vardır. Araştırmalar birinci derece akrabada bu bozukluğun olması durumunda kişi için yaşam boyu riskin %l5-18 civarında olduğunu göstermektedir. Yani birinci derece akrabasında bu bozukluğu olan bir kişinin akrabasında bu rahatsızlığın olmadığı bir kişiye oranla bu bozukluğu yaşama olasılığı 4-5 kut daha fazladır.

Panik Atak Teşhisi Nasıl Olur?

Belirtiler o kadar gerçek ve yoğundur ki, kişi bunun panik atak olduğunu bilmez. Bunun yerine kalp krizi ya da astım krizi geçirdiğini ya da boğulduğunu hissedebilir. Yani kişi ciddi ve aniden ortaya çıkan fiziksel bir rahatsızlığı olduğunu düşünür. Bu korkuyla da genellikle acil servise koşar ya da hastalığının ne olduğunu öğrenmek için uzun bir süre dahili servislerde vakit kaybeder.

Oysa atağın hiçbir fiziksel bozuklukla ilgili olmaması durumunda panik atak teşhisi konur. Bu nedenle panik ataklar genellikle ilk olarak acil servislerde teşhis edilir. Tıbbi tetkikler sonuçlandığında kişi ikna olur ve psikiyatri servislerine yönlendirilir. Psikiyatri servislerinde yapılan görüşmeler sonucu teşhis netleştirilir.

Panik Atak tedavisi mümkün müdür?

Evet. panik bozukluk tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Araştırmalar uygun tedavinin (bilişsel davranışçı terapinin, ilaç kullanımının ya da İter ikisinin birleşiminin) panik bozukluğu olan kişilerin %70 ila %90’ına yardımcı olabileceğini göstermiştir. Genel olarak 6-8 hafta içerisinde anlamlı bir iyileşme mümkündür.

Panik Atak tedavisi nasıl olmalıdır?

Tedavide psikoterapi ve ilaç tedavisi yöntemleri uygulanmaktadır. Araştırmalar en etkin tedavi yolunun psikoterapi ve ilaç tedavisinin birlikte verilmesi olduğunu göstermiştir. Terapi ile ataklarla ve kaygıyla nasıl baş edileceği ve bozuklukla ilgili yapısal özellikler üzerinde durulurken, ilaç kullanımı ile atakların sıklığının ve şiddetinin azalması amaçlanır. Böylece ilaç kullanımı ile hızlı bir iyileşme sağlanırken, bozukluğun uzun vadede tekrarlamaması ve ilişkili sorunların çözümü için terapiden faydalanılır. Panik atak kişinin hayatındaki diğer sorunlarla ya da bazı kişilik özellikleriyle ilişkili olduğundan tedavide tek ya da üç seans gibi mucizevi yöntemler yoktur.

Yorum

İçinde bulunduğumuz “Teknoloji Çağı”, insanlık itin yaşamı kolaylaştıran, istenilen her şeye kolayca erişebilmeyi sağlayan bir dönem. Bu dönemde kullanımı en çok yaygınlaşan ise bilgisayar ve internet. İnternet kullanımı yasamı oldukça kolaylaştırıyor. İnternet ile istenilen bilgilere hızlı ve kolay ulaşılabiliyor, dünyanın başka bir ucundaki birisiyle iletişim kolaylıkla kurulabiliyor, sadece yazışarak değil, görüntülü ve sesli olarak. Dışarıya çıkmadan alışveriş yapılabiliyor, tavla, okey gibi birden fazla kişi ile oynanan oyunlar yine online olarak başkalarıyla oynanabiliyor, sinemaya gitmeden film imlenebiliyor, günlük haberler haber sitelerinden takip edilebiliyor… İnternet ile yapılabilecekler listesi uzayıp gidiyor. İnsanlar neredeyse yatağından çıkmadan bütün işlerine halledebilecek hale geliyor.

İnternetin sağladığı olanaklar eşsiz, amacına uygun kullanıldığında gerçek bir kolaylık ancak kullanımı kontrolden çıktığında gerçek bir tehdit! Çünkü kişinin okul, iş, sosyal ve aile hayatını olumsuz etkileyecek kadar internetle zaman geçirmesi, internet dışında geçirilen zamanın değerini yitirmesi ve inlemeli aşın kullanma işleğinin önüne geçememesi onun bir “İnternet Bağımlısı” olduğunu gösteriyor.

Ülkemizde internet kullanımı son yıllarda çok yaygınlaştı. Araştırmalara göre internet kullanıcılarının ülke nüfusuna oranı %7.2 civan yani yaklaşık 5 milyon internet kullanıcısı var. Bunlunu bir kısmı interneti aşırı kullananlar, yani internet bağımlıları. Internet bağımlılarının önemli bölümünü isteklerini ve dürtülerini kontrol allında Ilıtmakta zorlanan “ergenler” oluşturuyor Sürekli ders çalışmak, sınava hazırlanmak yerine internetin sunduğu özgürlük ortamını tercih ediyorlar. Ders çalışmaktan, sınavlardan, ailenin baskıcı tutumundan bunalan ergen sanal ortamı eğlenceli ve rahat buluyor. Ancak, internet kullanımında aşırıya kaçanlar sadece ergenler değil, (ilişkinlerin de en az ergenler kadar internetin yapay ama özgür ortamına kendilerini kaptırdıklarını, dış dünyaya kendilerini kapattıklarını görebiliriz.

Sîzin çocuğunuz ya da siz internetin aşırı kullanıcılarından mısınız?

Sürekli olarak interneti ya da internet ile ilgili yapılan ya da yapılması planlanan aktiviteleri düşünme. İstenilen keyfi almak için internet kullanımına giderek daha fazla zaman ayırma. İnternet kullanılmadığı zaman sıkıntı, huzursuzluk, sinirlilik hissedilmesi, Başlangıçta planlanandan daha uzun süre internette kalma.

İnterneti problemlerden kaçmak ya da olumsuz duygulardan (çaresizlik, kaygı, suçluluk vb) uzaklaşmak için kullanma,
Aşırı internet kullanımı nedeniyle aile, okul, iş ve arkadaş yaşamında sorunlar yaşamaya başlama ve eğitim ve kariyerde gerileme.
İnternette kalma süresi ile ilgili başkalarına (anne-baba, arkadaşlar vb) yalan söyleme,
İnlemet kullanımının yaradığı sorunlan farkına varma ve bırakmaya çalışına ancak başarısız olma.

Eğer siz ya da çocuğunuz yukarıda saydığımız, belirtilerin kendinizde olduğunu görüyorsanız o zaman internet bağımlılığı risk grubundasınız. İnlemeli aşırı kullanan kişi çocuğunuz ise, bilgisayarı ortak kullanılan bir odaya almanız, çocuğunuzun interneti kullanım süresini ve kullanma şeklini denetleyebilmenizi sağlayacaktır. Bu yöntem internet bağımlısı olan kişinin de kendisini kontrol etmesine yardımcı olacaktır. Özellikle sosyal yönü güçlü olmayan ve kendini ifade etmekte zorlanan kişiler sanal ortamın verdiği rahatlıkla gerçek hayattaki yetersizliklerini telafi etmeye çalışıyor olabilir. Bu durumda kişiye yeni sosyal beceriler kazandırılması, var olan sosyalliğin güçlendirilmesi faydalı olacaktır. Eğer sosyal fobi (sosyal ortamlarda aşın heyecanlanma, çekingenlik) gibi bir psikiyatrik hastalık söz konusuysa, bu hastalığın tedavi edilmesi gerekecektir.

İnternet bağımlılığının üstesinden gelmek için bir ruh sağlığı profesyonelinden yardım almak çözümü kolaylaştıracaktır.

Yorum

Dr. Sevim Şuekinci”Antalya’da Fark Yaratacağız”

Türkiye’nin sağlık sektörünün en başarılı kurumlarından Memorial markası artık Antalya’da… Titiz bir hazırlık döneminin ardından kapılarını açan Memorial Antalya Hastanesi gerek hekim kadrosu, gerekse Da Vinci Robotu gibi müthiş tedavi teknikleri ile sektöre sıkı ve iddialı bir giriş yaptı Hal böyle olunca da benim Memorial Antalya’nın Medikal Direktörü Sevim Şuekinci ile bir röportaj yapmam kaçınılmaz oldu. Kariyer öyküsü basan hikayeleri ile dolu bir hekim Sevim Şuekinci. Onu farklı kılan özelliklerden biri de GATA’da Hava ve Uzay Hekimliği.

ABD’de de Uçuş Hekimliği eğitimi görmesi ve Türkiye’nin 38 uçuş hekiminden bin olması. 2000 yılından bu yana Memorial Sağlık Grubunda görev yapan Sevim Şuekinci, sağlık alanında hizmet kalitesinin uluslararası kuruluşlar tarafından onaylanmış kurumsal anlayışın Antalya’da hizmet vermeye başlamasının fark yaratacağını söylüyor.

Sizi tanıyabilir miyiz?

1171 yılında İstanbul’da doğdum. İstanbul Yeni Levent Lisesi’ni bitirdim. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Kalite Yönetim Sistemleri ve JCI Akreditasyon Standartlarına yönelik çeşitli eğitimler aldım. 2005 yılında GATA Hava ve Uzay Hekimliği, ABD’de Uçuş Hekimliği Eğitimi aldım. Ardından 2005-2008 yıllan anısında Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde Saflık Kurumları Yöneticiliği Yüksek Lisans Eğitimini tamamlayarak Bilim Uzmanı (MSc) ünvanını aldım.

Kariyer Hikâyeniz nasıl başladı? Memorial Antalya’nın Medikal Direktörlüğü’ne uzanan kariyer öykünüzü okuyucularımızla paylaşır mısınız?

2000 yılından ben Memorial Sağlık Grubunda görev yapmaklayım. Buradaki görevimin yanında 2004- 200? yılarında Anadolu Sigortada da Sağlık Danışmanı olarak görev yaptım. Antalya Hastanesinden önce, Memorial Sağlık Grubu Kalite Koordinatörü, Memorial Şişli Hastanesi Medikal Direktör Yardımcısı ve Havacılık Tıp
Merkezi Başkanlığı görevlerini yürütmekteydim. Memorial Antalya Hastanesi açılınca da Medikal Direktör alarak burada göreve başladım.

GATA’da Hava ve Uzay Hekimliği Anabilim dalında Uçuş Hekimliği Eğitimi almışsınız, kulağa çok enteresan bir atanmış gibi geliyor. Uçuş hekimliği nedir bilgi verir misiniz?

Türkiye’de bu eğitimi almış 38 sivil hekimden biriyim Sivil hekimler hu eğilimi ancak Ulaştırma Bakanlığı Sivil Havacılık Genci Müdürlügü’nün Hava Kuvvetleri ile yaptığı özel bir protokolle alabiliyor, çünkü bu eğilimin alınabileceği başka bir merkez, yok. Bu eğitimle bizlere uçuş fizyolojisi, irtifa ile ilgili sorunlar ve uçucu sağlığı ile ilgili uluslararası kurallar ve standartlar anlatılıyor. Hatla pilotların eğitiminde kullanılan birtakım cihazlara bizler de girerek pratik eğitimden de geçtik. Böylece pilotun içinde bulunduğu şartları daha iyi anlama imkanı da doğmuş oluyor. Uçuş Hekiminin sorumluluğunda faaliyet gösteren Havacılık Tıp Merkezlerinde Sivil pilotların ve diğer uçucu personelin ilk mesleğe haşladıklarında ve daha sonraki dönemde ilk ve periyodik muayeneleri yapılarak uçuşa elverişli olup olmadıkları değerlendiriliyor. Bunun için bir sağlık kurulu oluşturuluyor ve sağlık kurulunun başkanlığını da uçuş hekimi yapıyor.

Memorial Antalya Hastanesi hakkında bilgi verir misiniz? Memorial grubu Antalya’da bir hastane açmaya nasıl karar verdi?

Memorial Antalya Hastanesi. Memorial Sağlık Grubu’nun İstanbul dışındaki ilk hastanesi olma özelliğini taşıyor, ilk lokasyon olarak Antalya’nın seçilmesinin sebepleri var. Öncelikle Antalya çok hızlı büyüyen ve gelişen bir şehir. Turizmin getirdiği avantajlar ve dinamizm de çok önemli. Antalya ve Akdeniz Bölgesi’nde büyük bir potansiyel var. Bu anlamda sağlık alanında da hizmet kalitesi uluslararası kuruluşlarca da onaylanmış kurumsal hir anlayışın Antalya’da hizmet vermeye başlamasının fark yaratacağına inanıyoruz.

Hastayı sürecin merkezine koyan anlayışımızla fark yalatacağımıza inanıyoruz?

Verdiğiniz sağlık hizmetleri ve sağlık hizmetlerinde sizi diğer sağlık kurumlarından farklılaştıran özellikleri anlatır mısınız?

Memorial, sağlıkla kalite standartlarını belirleyen JCI Akreditasyon Belgesini Türkiye’de ilk, dünyada 21. sırada alma başarısı göstermiştir. Bu kalite belgesi ile birlikte birçok ilke de imza almıştır. 2004 Mart ayında Sağlık Bakanlığından organ (karaciğer ve böbrek) transplantasyonu ve ilgili laboratuar servisleri için lisans alan ilk özel hastanedir. Türkiye’de ilk çocuk kan uyumsuz karaciğer nakli gerçekleştirilmiştir; Hastane içinde materyal transferinde kullanılan “Pnömaıik Tüp Transfer Sistemi” (FTTS) uygulayan ilk hastanedir.

Embriyonik kok hücrelerinden kalp kası hücresi üretimi 2004 yılında ilk kez Memorial Hastanesi’nden gerçekleştirilmiştir. Memorial, ileri teknoloji ve bilgi birikimi gerektiren kapsül endoskopı ve endosıcm gibi metotları Türkiye’de ilk uygulayan hastanedir. Akdeniz Bölgesinin ilk ve tek Da Vinci Robotik Cerrahi Merkezi, Memorial Antalya Hastanesi tarafından kurulmuştur Başta proslal ve kadın hastalıkları olmak üzere biı çok branş ameliyatları. Da Vinci Robotik cerrahi ile yapılmaktadır.

Biz, sağlık hizmetinin bir bütün olduğuna inanıyoruz, deneyimli ve yetkin hekim kadrosu yanında hemşirelikte uyguladığımız bakım standartları, ileri tetkik ve tedavi yöntemlerinin kullanımı ve hasta memnuniyeti odaklı, hastayı sürecin merkezine koyan anlayışımızla fark yaratacağımıza inanıyoruz.

Doktor kadronuzun da branşlarının en değerli ve başarılı İsimlerinden oluştuğunu biliyoruz? Memorial Antalya’nın doktor kadrosu hakkında da okuyucularımızı bilgilendirir m isiniz?

Hekim kadromuzu oluştururken Antalya’daki yetişmiş vc kendi alanlarında isim yapmış hekimleri bünyemize kattık. Bunun yanında Memorial Sağlık Grubunun İstanbul’daki hastanelerinde bulunan dünyaca ünlü akademik kadrosu da dönemsel olarak yer alacak

“Tüm Akdeniz Bolgesi’ne kaliteli ve etik sağlık hizmeti vermenin yanında, sağlık turizmine de çok önemli katkılarda bulunacağımıza inanıyorum.”

Turizmin başkenti olarak anılan Antalya’da yogunlaşılan başka bir alan da sağlık turizmi. Hastanenizin sağlık turizmi alanında da hizmetleri olacak mı?

Memorial Sağlık Grubu Afrika’dan Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada, dünyanın 65 ülkesinden hasta kabul ediyor. Üçüncü hastanemizi turizmin kalbi olan Antalya’da açmamızın en önemli nedenlerinden biri de bu. Türkiye’ye gelen turistler için bulundukları yerde donanımlı vc dünya standartlarında kaliteli sağlık hizmeti alabilecekleri bir hastane görmek çok önemli. Bunun yanında Türkiye’ye sağlık hizmeti almak amacıyla gelen turistler aynı zamanda tatil imkanlarından da yararlanmak istiyor. Memorial Antalya Hastanesi, bu anlamda çok önemli bir hizmet noktası olacaktır. Memorial Antalya Hastanesi olarak itim Akdeniz Bölgesi’ne kaliteli ve etik sağlık hizmeti vermenin yanında, sağlık turizmine de çok önemli katkılarda bulunacağımıza inanıyorum.

Yorum

kasık ağrıları

Sevgili okurlar: bu soğuk kış günlerinde çoğumuzun günlük yakınmalarından biri haline gelmiştir” Kasık Ağrısı”. Bu sayımızda sizlere bu durumun ne gibi nedenlerle oluşabileceğine dair bilgiler vermeye çalışacağım. Kasık ve bel ağrısı, kadınların doktora başvurmalarına neden olan en önemli yakınmalardan biridir. Kasık ağrıları bazen kadınların günlük yaşantılarını etkileyecek ve hatta işine gidemeyecek kadar ağır olabilir. Cinsel yaşamışını da etkileyebilen bu durum, zamanla psikolojik problemlere de neden olabilir. Kasık ve bel ağrısı üreme organlarından kaynaklandığı gibi. idrar yollan, sindirim veya iskelet sisteminden de kaynaklanabilir.. Ağrının başlama şekli, niteliği, şiddeti, yeri ve yayılması önemlidir. Ani başlayan ağrılar ile uzun süredir devam eden ağrıların nedenleri birbirinden farklıdır.

Üreme Organlarının iltihabi Hastalıkları:

Pelvik enflamatuvar hastalık olarak adlandırılan bu durumda, iltihabı reaksiyon rahim ağzı. rahim, üreme kanalları, yumurtalıklar ve karın içindeki diğer organlara yayılabilir. Ağrı ile birlikte ateş, üşüme ve litreme gibi sistemik bulgularda olabilir. Üreme organları üzerinde kalıcı bir hasar olmaması için erken teşhis ve uygun antibiyotik tedavisi ile büyük basan ile tedavi edilebilen bir durumdur.

Yumurtalık Kistleri: Basit folikül kistleri ve çikolata kisti (endometrioma) olabileceği gibi, kanser başlangıcı veya kötü huylu bir yumurtalık kistleri olabilir. Yumurtalık kistleri çoğunlukla çevre organlarına bası yaparak veya nadiren yumurtalığın kendi etrafında kıvrılıp lorsiyone olup gangren olması ile ağrı ya neden olurlar. Basit yumurtalık kistleri klinik takip ve ilaç tedavisi ile çoğunlukla tedavi edilebilirler, Bazen cerrahi müdahale gerekir. Diğer tip kistlerde çoğunlukla cerrahi müdahale ve akabinde ilaç tedavisi kaçınılmazdır.

Dış Gebelik: Gebeliğin anne rahmi dışında oluştuğu duruma denir. Dış gebelik çoğunlukla kanallara, bazen de yumurtalıklara veya başka bir karın içi organa yerleşir. Büyüyen gebelik kesesi bulunduğu organın sınırlarım zorlar ve ağrıya neden olur. Daha da ilerleyen gebelik bulunduğu organın yırtılmasına ve karın içine kanama yapan acil bir tabloya neden olur.

Apendisit: ApcndUin iltihaplanması acil müdahale gerektiren bir durumdur. Çoğunlukla karın ağrısı yapan diğer durumlarla karışabilir. Apendisitin erken teşhis edilmedi ve alınması hayal kurtarıcı olabilir.

Rahim içi Araç (Spiral): Zaman zaman hareket ederek ağrıya neden olabilir. Bu ağrı kramp şeklinde, veya batıcı niteliktedir.

Kronik Enfeksiyonlar: Tüberkülozda: devam eden ağrılar karın içinde enfeksiyonlara bağlı oluşmuş yapışıklıklardan kaynaklanır. Klamydia ve üreoplazma türü mikroorganizmaların enfeksiyonu sadece ağrı nedeni olmaktan öte üreme organlarında neden oldukları kalıcı hasarlar nedeni ile üreme sağlığı üzerinde de olumsuz etkilere neden olur.

Myomlar: Rahmin iyi huylu kitleleri olup ağrıya neden olabilirler.

Yapışıklıklar: Organların hareketini kısıtlayan kalın ve sert yapışıklıklar ağrıya neden olur. Bu yapışıklıklar genital enfeksiyonlardan kaynaklanacağı gibi. endometrioz sonucu da ortaya çıkabilir, ilaç tedavisinin kalıcı etki gösteremediği bu durumdu cerrahi müdahale ile yapışıklıkların giderilmesi gerekebilir

Cinsel İlişki Sırasında Ağrı: Organik veya psikolojik nedenli olabilir. Organik nedenler arasında endomerriozis, vajendeki yaralar ve çok sayıda doğuma bağlı üreme organlarının bağlarındaki yırtılmalardır. Psikolojik nedenli ağrılar belli bir yerleşim göstermeyen kunt ağrılardır. Hastaya detaylı bir inceleme yapıldıktan sonra hiçbir organik neden bulunamazsa ağrının psikolojik olabileceği düşünülür.

EndometriOZİS: Rahim zarının ruhim dışı organlara yerleşmesidir. Her adetle beraber bu dokular karın içine kanamalara yol açar. Karın zarının etkilenmesi ve oluşan yapışıklıklar adet ağrısı şeklinde ağrıya neden olur. Günümüzde tanısal amaçlı laparoskopi ile ağrı yakınması olan hastaların %20-40′ında endometriozis saplanmıştır. Endometrioz Iezyonları rahim bağlan üzerinde olabileceği gibi yumurtalıklar üzerinde ile bulunabilir. Rahim bağlan üzerindeki lezyonlar adetlerde şiddetli ağrılara neden olabilir. Yumurtalıklar üzerindeki odaklar ise her adet ile yumurtalık içine kanayarak çikolata kisti olarak bilinen kistleri oluştururlar. Bu kişiler büyük boyutlara vardıklarında şiddetli ağrılara neden olabilir. Karın zarları üzerinde yer alan endometrioz odaklan ise yapışıklıklara neden olarak üreme organlarının harekelini kısıtlarlar ve ağrılara neden olurlar. Endometriozun kesin tanı ve tedavisi laparoskopik olarak konur. Laparoskopik olarak yapılan cerrahi girişimlerle yapışıklıklar açılır, yumurtalıktaki kistler alınır ve aktif odaki ar ortadan kaldırılabilir

Sindirim Sistemi İltihabı

İdrar Yolu İltihabı veya Taşları

Kasık ağrısı nedenlerindendir.

Hepinize ağrısız, sağlıklı, huzurlu ve mutlu günler dilerim…

Yorum

kayseri sofrası

Hünerli ellerin, Kayseri’nin unutulmaz tatlarını en seçkin örnekleriyle sunduğu Kayseri Sofrası, tecrübeli personelinin kaliteli sunumu ve sıcak atmosferi ile konuklarına lezzetli saatler sunuyor. Sağlıklı, kaliteli ve taze ürünleri kullanarak lezzetli mönüler oluşturan Kayseri Sofrası, Hayrullah Özkol, eşi Nihal Özkol ile birlikte hiçbir detayı atlamadan, müşteri memnuniyetini birinci sırada tutan hizmet prensibiyle işletiyor. Muhteşem lezzetlerin yaratıcılarından Nihal Özkof a Kayseri Sofrası’nı sorduk.

Kayseri Sofrası Antalyalılar için farklı bir lezzet deneyimi sundu. Nasıl kurdunuz bu lezzetli sofrayı?

Bu lezzetli sofrayı kurarken çok emek sari enik. Kendi damak tadımıza güvenerek, dostlarımızın tavsiyesiyle böyle bir sofra kurmay karar verdik ve Antalyalıları bu sofraya davet ellik. Aynı zamanda da Kayseri-Antalya arasında kültür elçisi olmayı istedik.

Kayseri Sofrası’ndaki yemekler, yöresel özelliklerini ve lezzetlerini koruyor. Yemeklerinizin aslına uygun kalmasının sırrı nedir?

Damak zevkine düşkün bir aileden geliyor olmamız ve aileden gelen yemek kültürümüz.

Sofranıza ilk kez oturan konuklarınıza hangi yemeği tavsiye ediyorsunuz?

Zengin Kayseri Sofrası’ndan, özellikle mantı ve elli yaprak sarması.

Hizmet ve personel kriterlerinizden bahseder misiniz?

Malzemede en kaliteli cilanı kullanıyoruz. Usla seçmiyoruz, kendi yemek kültürümüz doğrultusunda eğilerek yetiştiriyoruz ki, becerisi ön planda olduğu için personel seçiminde bayanlara öncelik itmiyoruz, bitli yaprak sarmasını ve mantıyı her tadan ve gören, bu yemeklerin bir makinesi olup olmadığını soruyor. Temizliğe ve hijyene çok dikkat ediyoruz.

Yorum

sezeryan

Bu ay, doktorumuz Sayın Neslihan Hazar ile doğumun evreleri, sezaryen ve sezaryen gerektiren durumlar hakkında konuştuk. Bize gelen maillerde en çok merak edilenleri sorduk.

Öncelikle sizden normal gebelik sürecinin ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum?

Normal bir gebelik suresi 37-40 hafta arasındadır. 37 haftadan önceki doğumlara pre term doğum (erken doğum) denir. 40 haftadan sonraki doğumlar sürmatürasyon (gün asımı) olarak değerlendirilir. Anne adayları 36. ve 37. haftadan itibaren normal doğum sürecine girmiş olur. Bu dönemden itibaren 40. haftaya kadar gebenin doğumu beklenir.

Peki anne adaylarımız doğumun başladığını hangi belirtilerden anlamalı?

Doğum eylemi, anneden hafif kanlı sümüklü bir akı nurun gelmesinden 12-14 saat sonra doğum ağrılarının gelmesi ile başlayabilir. Doğum ağrıları (kasılmaları) 5-10 dakikada düzenli olarak gelen ve 35-45 saniye süren, şiddeti ve sıklığı gittikçe artan ağrılardır. Bazen doğum eylemi hiçbir ağrı olmadan bebeğin su kesesinin yırtılması ile birlikle amnion mayinin gel i mi ile başlayabilir. Bu durumda bebeğin 24 saat içinde doğurtulmadı gerekir. Su kesesinin açılmasından 24 saat sonra hala ağrılar başlamamışla anneye suni ağrı serilerek doğum başlatılmaya çalışılır. Eğer ağrılar oluşturulamazsa anne adayı sezaryene alınır

Gebelik için belirlenen süre dolmuş ise ne yapılmalıdır?

Eğer gebenin 40. haftası dolmuş ve halen doğum olmamışsa, plasental yaşlanma başlayabileceği için ve bebeğin sıkıntıya girebileceği düşünülerek, doğum bir şekilde başlatılmalıdır.

Doğum, kaç evreye ayrılır?

Doğum eylemi üç evreye ayrılır: Birinci evre; gebe kadının hissettiği rahim kasılmaları ile başlar ve serv iksiri (rahim ağzının) tam açılmasıyla sona erer (bu açıklık 10 cm).

Bu evre de ikiye ayrılır:

1. Evre; düzenli aralıklarla gelen hafif kasılmalarla başlar ve rahim ağzının 3-4 em açılmasıyla son bulur. Bu süreç hiç doğurmamış gebelerde ortalama 20 saat, doğurmuş gebelerde 14 saattir. Bazen bu süreç ağrısız, olabilir.

2. Evre; aktif doğumun başladığı ağrıların düzenli 3 dakikada bir geldiği ve 45 saniye sürdüğü, rahim ağzında açıklığın artması ve bebeğin doğum kanalında inmesi ile devam eden bir süreçtir. Bu süreç doğurmamış gebelerde ortalama 4-6 saat, doğurmuş gebelerde ortalama 4 saattir. Bu dönem bebek kalp atımları monitorize edilerek takip edilir. Bu dönemde bebek kalp atım hızlarındaki yavaşlamalar bebekte sıkıntı olabileceğini düşündürür ve böyle durumlarda acilen sezaryene alınır. Yine bu dönemde bebek ilerlemesinde bir yavaşlama, rahim ağzının açılmasında bir sorun olması durumunda sezaryene girilir. İkinci evre, rahim ağzının tam açılmasıyla başlar ve bebeğin doğumuyla sona erer. Bu dönem gebenin ıkınma dönemidir. Ortalama 1-1.5 saat sürebilir.

3. Evre; bebeğin doğumuyla başlar ve plasental zarların doğumuyla sona erer. Bu suretle 1 saati geçmemelidir. Doğum eyleminin her aşamasında bebek ve anne ile ilgili bir sıkıntıda sezaryene geçilebilir.

4. Evre; doğumu takip eder. Gebeliğe bağlı fizyolojik değişikliklerin geri dönmesi ile son bulur. Genellikle 6 hafta sürer. Bu süreç sonunda her şey gebelik öncesi duruma döner.

Sürekli sezaryen diyoruz. Sezaryen tam olarak ne demek?

Sezaryen operasyonu. 500 gr veya üstündeki bir fetusun uterus duvarından insizyon (cerrahi kesi) gerektiren abdominal cerrahi ile doğurtıılmasına verilen isimdir.

Anne adaylarını sezaryen olmasını gerektiren durumlar nelerdir?

Doğumun anne ve bebek için tehlikeli kabul edildiği yada eylemin uyarılamadığı durumlar: Çoğul gebelik (ikiz veya üçüz gebelikler).
Baş pelvis uygunsuzluğu Bebek geliş anomalileri (yani bebeğin makat geliş, yan geliş)
Bebek kordonun önde gelmesi Annenin yaş faktörü (İleri yaş gebeliği 35 yaş üstündeki ilk gebelikler).
Daha önce ulerusa insizyon yapılmış durumlar (myomektomi veya sezeryan)
Önceden ciddi vajinal plastik operasyon geçirmiş olması
Annede herpes genitalis olması
Annede HPV ye bağlı kondilom olması
Annede kalp hastalığı nedeniyle ıkınmaması gereken durumlar
Diabetli (şeker hastalıklı) anne bebeği
Bebeğin anne karnında gelişmemiş olması
Acil bir durumun süratle doğumu gerektirdiği fakat normal doğumun imkansız veya elverişsiz olduğu haller:
Plasenta dekolmanı (plasentanın erken ayrılması)
Plasenta previa (plasentanın önde olması) Kordon sarkması
Feıal distress (bebeğin sıkıntıya girmesi) Annede yüksek tansiyon olması (Preeklamsi eklamsi)

Yorum

yiyecekler

Amerikalı Psikoterapist Cynthia Power 2005 yılında 500 hastası üzerinde özel bir çalışma yapmış. Hastalarına yemek yedikleri zaman kendilerini nasıl hissettiklerini sormuş ve aldığı cevaplarla bir günlük tutmuş. Araştırmasının sonunda Power, belirli yiyeceklerin, belirli psikolojik durumlar neticesinde tüketildiğini ortaya çıkarmış. Power’in araştırması canınızın islediği besin maddesinin aslında sizin neler hissettiğinizin açıklaması olduğunu ortaya koyuyor.

“Canım peynir ve kraker çekiyor.”
Kafam çok karışık ve hayal kırıklığına uğradım.
“Canım dondurma çekiyor.”
Huzur istiyorum.

“Şimdi ızgara bir et olsa…”
Sinirliyim.

“Kahve ve çikolata ne güzel olurdu”
Çok mutsuzum ve ilgiye ihtiyacım var.

“Mısır cipsi yemek istiyorum.”
“Pastaneden şöyle güzel bir pasta mı alsam acaba?”
Kendimi yalnız hissediyorum.

Yorum

duygusal açlık

Moraliniz çok bozuk, sinirlisiniz, modern yaşamın beraberinde getirdiği stres yüzünden kendinizi çoğu zaman mutsuz ve umutsuz hissediyorsunuz. Sonra ne mi yapıyorsunuz, koşar adım buzdolabına ya da atıştırmalıklarınızı sakladığınız dolaba yöneliyorsunuz. İstediklerinizi alarak afiyetle yiyorsunuz, yerken tüm dünyayı toz pembe görüyorsunuz, peki ya ardından, o keyifli dönem bitince? Deli gibi pişman oluyorsunuz.

Acaba duygusal açlık sendromu mu yaşıyorsunuz?

Açlığın iki türlü olduğunu biliyor muydunuz? Duygusal açlık ve fiziksel atalık, eğer ikisi arasındaki farkı ayın edemiyorsun!, isiniz zor. Uzman Psikolog Traty Kazmirci Duygusal Açlık ile ilgili kaleme aldığı “Duygularını Yemek” isimli kitabında çoğumuzun yaşadığı hu sendroma çok güzel ışık tutmuş, denediniz ama hâla kilolarla başınız, dertte mi?

Sürekli kilo verip sonra tekrar almaktan mı şikâyetçisiniz?

Her kilo verişinizin ardından daha da fazla kiloyla kendinizi tekrar başa dönmüş gibi mi hissediyorsunuz? Aslında nasıl beslenmem gerektiğini biliyorum ama uygulayamıyorum mu diyorsunuz?

Geceleri yeme alışkanlığınızdan bir türlü kurtulamıyor musunuz? Üzgün, sinirli, sıkkın veya mutsuz olduğunuzda kendinizi buzdolabının önünde mi buluyorsunuz?

Eğer bu sorulardan birine veya bazılarına cevabınız evet ise hu kilap tam size göre! Gelin kitabı okumadan önce Tracy Kazmirci’nin Duygusal Açlık ile ilgili ne dediğine kısaca bir göz atalım…

Açlığınız Fizyolojik mi Psikolojik mi?

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çoğu insanın normalin üstünde yemek yemelerinin sebebi. 75 duygusal duruma bağlı yemek yeme. Yani başka bir deyişle duygularla başa çıkmak için yemeği kullanma. Yemek yemek kolay ama geçici birduygusal koltuk değneği olarak kullanılıyor çoğu zaman. Yemeğin yarattığı iyi duygular genellikle kısa sürelidir ve sonuçta kilo aldırdığı için üzüntü, mutsuzluk, stres, kaygı, pişmanlık gibi daha fazla olumsuz duyguların hissedilmesine sebep olur. Önemli olan fizyolojik açlıkla psikolojik açlığı ayırt edebilmektir. Fizyolojik açlık mide tarafından beyine yemek yeme zamanı olduğuna dair sinyal gönderdiği zaman hissedilir. Fiziksel açlık semptomlarından bazıları midede kazınma hissi, gurultu ve hafif baş dönmesidir. Psikolojik açlıkta ise bu işaretlerden hiçbirisi yoktur. Duygulan beslemek için yemek yenildiği zaman, yemek bir teselli olarak kullanılmaktadır, dolayısıyla böyle durumlarda kişi “teselliyemekleri’ne yönelir. Bu yemekler genellikle sağlıklı yemekler değillerdir. Daha çok yağ ve şeker oranı yüksek yemekler tercih konusudur.

Duyguya bağlı yemek yeme sendromundan kurtulmanın en önemli anahtarı farkındalıktır. Bu farkındalığı kazanmak için kişinin kendini tanıması, hangi duyguların yemek yeme ihtiyacına sebep olduğunu anlaması gerekir. Buna yardımcı olmak için simdi fizyolojik açlıkla karıştırılan 16 duygudan bahsedelim. Kızgınlık/öfke fazla yemeye en sık sebep olan duygudur. Özellikle bastırıldığı zaman çok huzursuz edicidir ve bu huzursuzluk açlıkla karıştırılır. Yorgunluk/bitkinlik de ikinci sırayı alır. Özellikle gece geç saatte yeme eğilimini gösterenler bunu yorgun hissettikleri için ve enerji seviyelerini arttırmak için yaparlar. Bazılarıysa yorgunluğun sebep olduğu gerginliği azaltmak için yemeğe başvururlar.

Depresyondayken, hayat gri ve kasvetli gözükmeye başladığı zaman yemek daha iyi hissettirecekmiş gibi gelir Depresyon yüzünden yiyen kişiler genellikle süt ürünlerine yönelirler (dondurma, çikolata, peynir gibi). Çünkü süt ürünleri kimyasal yapıları nedeniyle antidepresan ilaçlarla aynı nörolojik etkiyi yaparlar. Yalnızlık yüzünden yiyen kişiler kendilerini yeni insanlarla tanışmaya zorlamalı daha çok dışarı çıkmalıdır. Güvensizlik/yetersizlik, “yeterince iyi hissetmemek” boşluğa yol açan bir duygudur, Birçok kişi bu durumda midesinin ortasındaki o kara deliği yemekle doldurmaya çalışır. Halbuki yetersiz hissetmenin de “normal” olduğunu kabullenmek gerekir. Kimse her şeye yetişemez! Suçluluk da yemeğe yönlendiren bir başka duygudur. Herkesin mutluluğundan sorumlu olmadığınızı, başkalarının nasıl davrandığını ya da düşündüğünü kontrol edemeyeceğinizi anlamak boşuna hissettiğiniz suçluluk hissini ve buna bağlı olan yeme sorununuzu büyük ölçüde çözecektir. Kıskançlık hissi yemeyle bağdaş tın İm asa da aslında kendini başkalanyla karşılaştıran birçok insanı yemeğe yönlendirir. Başkalarının dış görünüşüne aklanıp onların “mükemmel” hayatları olduğunu düşünerek boşuna kıskançlığa kapılmayın Unutmayın, hiçbir şey dışarıdan gözüktüğü gibi değildir.

Mutluluk da her ne kadar negatif bir duygu olmasa da psikolojik yemeye yol açan bir duygudur. “Mutlu yiyiciler” ikiye ayrılırlar. Bir kısmı yemekten zevk aldıkları için duydukları mutluluğu daha da artırmaya çalışırlar. Mutluluğu her an bitebilecek sınırlı bir kaynak olarak görürler ve olabildiğince kısa zamanda olabildiğince çok depolamaya çalışırlar. Geri kalanıysa kendine güven eksikliğinden dolayı mutluluğu hak etmediklerine inanırlar ve fiziksel görüntülerini daha kötü hale getirerek kendilerini sabote etmeye çalışırlar.

Kaygı/asabiyet yüzünden yiyenler az. az. ama sürekli vedikleri için toplamda yenilen miktar çok fazladır Sanki transtaymışçasına kaygı hissini yemekle sakinleştirmeye çalışırlar. Hayal kırıklığı, incinmişlik, insanı yalnız vc gelecek hakkında umutsuz hissettirir. Buda kişinin kendine olan ilgisini kaybetmesine ve belki de kilosunu umursamamasına yol açar. Her insanın hayatında mutlaka gerçekleştirmek istediği tutkuları, hayalleri vardır. Büyük hedefinizi küçük adımlara bölüp, hedefinize doğru yavaş yavaş ilerleyin. Hayalinize ulaşamamanın verdiği boşluk hissini yemekle doldurmaya çalışanlardan biri olmayın. Bastırılmış üzüntü/keder fark edilip başa çıkılmadığı sürece sebebini bilmeden yemek yemenize yol acar. Geçmişteki kayıpları düşündüğünüzde hala göğsünüzde bir baskı hissediyorsanız, gözleriniz doluyorsa, hemen düşüncenizi başka yöne çevirmeye çalışıyorsanız henüz bitmemiş bir yas süreciniz var demektir. Acınıza odaklanmak yeme probleminizin çözümü olabilir.

Erteleme huyuna sahip kişiler için yemek harika bir çözümdür. Yemek yemek zaman öldürmek için çok iyi bir yöntemdir. Çalışmanız gereken bir sınav mı var? Ya da yetiştirmeniz gereken bir rapor? Etmeniz gereken bir telefon? Yemek yemeyi bırakıp yapmanız gerekeni yapın! Korku genellikle tedirginliğe yol uçar. ve tedirginken en sık yapılan şey sürekli atıştırmadır: Sıkıntıdan yiyenlerin genellikle zamanlarını iyi planla)anlamalarından doğan bir boş zaman sorunları vardır. Bir şey yapmadıkları zaman kendilerini kötü hissettikleri için bu zamanı, “herşey yaparak” yani yemek yiyerek doldururlar. Utancın kaynağı fark edilmeme beklentisidir, çünkü insanların negatif düşüncelerinden çekindir. Bu gerçekçi olmayan beklenti her zaman karşılanamayacağı için sonunda yemeğe yönelinmesine sebep olur.

Başa çıkmak için:

1. Bir yemek günlüğü tutun. Ne zaman ve ne yediğinizle beraber, yemeyi canınızın çektiği sıradaki duygunuzu da yazın.
2. Duygularınızı ve düşüncelerinizi rahatça yazıya dökebileceğiniz bir zaman dilimi ayırın kendinize. Duygularınızı içinize gömmediğiniz zaman onları yemekle bastırmanıza da gerek kalmayacaktır.
3. Arkadaşlarınızla ve/veya ailenizle daha çok zaman geçirin. Onlarla konuşun, paylaşın. Günlükle aynı görevi görmekle beraber, bazen paylaşmak ve bir cevap almak daha rahatlatıcıdır.
4. Kendinize zaman ayırın. Meditasyon veya sizin için meditalif etkisi olan başka bir aktiviteyi her gün veya ıkı gümle bir tekrarlayın.
5. Spor yapın. Spor yapınca ne kadar iyi hissettiğinizi ve çikolataya ihtiyaç duymadığınızı görünce siz de şaşıracaksınız.
6. Buzdolabı (veya erzak dolabı, ilk yöneldiğiniz hangisiyse) kapısına kendinize hatırlatma niteliğinde bir yazı yazın.
7. Telefonunuzu daha çok kullanın, yemek istediğinde önce bir arkadaşınızla konuşun, o sıradaki İlişlerinizi paylaşın. Bakalım kapadığınızda aklınızda hala yemek olacak mı?
8. Evde hazırda sizi kışkırtan yiyecekleri bulundurmayın. Yemesem de bulunsun diyerek onları satın almak, onları yemek için yaptığınız

Yorum

karbon salımı

Karbon saliminin yüzde 85′ini termik santraller, rafineriler ve demir çelik fabrikalarının kullandığı fosil yakıtlar; yüzde 15′ini ise çürümeden kaynaklanan organik faktörler ve insan solunumu oluşturuyor.

Temelde sera gazları dünyamıza güneşten gelen ve yeryüzünden yansıyarak uzaya giden ısıyı tutarak dünya sıcaklığı açısından bir denge oluşturuyor. Bu kusursuz denge binlerce yıldır dünyamızın sıcak ve yaşanılır kalmasını sağlıyordu. Fakat geçtiğimiz yüzyılda sera gazı saliminin her geçen gün daha da artması nedeniyle ve dolayısıyla gereğinden fazla ısının tutulması ile dünya iklim dengesi bozulmaya başladı.

Dünya iklimi açısından tehlike oluşturan ve Kyoto Protokolü ile kontrol altına alınmaya çalışılan sera gazları: Karbondioksit(C02). Metan(CH4), Diazot monoksit(N20). Hidroflorokarbonlar (HFCs). Perflorakarbonlar (PFCs), Kukurt heksaflorid (SF6). Bu gazlar arasında atmosferdeki miktar ve artış hızları bakımından yüzde 88′ini Karbondioksit, Metan ve Nitrojen oksitler oluşturuyor. Ayrıca su buharının da iklim değişikliklerine yol açan önemli etkenlerden olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Bu gazlardan en belirgin olan karbonun Salınımının (emisyon) gunluk yaşantımız sırasında doğal yollarla oluşmasının yanı sıra, fosil yakıt tüketimi ile araçların, gaz yanması ile üretim yapan sanayi tesislerinin ve çimento fabrikalarının oluşturduğu da goz ardı edilemeyecek bir gerçek. Karbon emisyonuna neden olan etkenler, doğal kaynaklar ve insan faaliyetleri sonucunda meydana gelen emisyonlar olarak ikiye ayrılabilir. Dünyadaki karbon monoksit saliminin yüzde 70′ini ulaştırma sektörünün oluşturduğu dikkate alındığında; petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtların kullanılmasının ciddi bir kirletici unsur olduğu hemen anlaşılacaktır. Termik santraller, rafineriler ve demir çelik fabrikalarını da unutmamak gerekir, zira dünyadaki karbondioksit emisyonunun yüzde 85′ini bu işletmelerin kullandığı fosil yakıtlar oluşturuyor. Bunun yanında karbondioksit şahmının yüzde 15′i de çürümeden kaynaklanan organik faktörler ve insan solunumu tarafından oluşturuluyor, Bu nedenle nüfus yoğunluğunun da karbon şahmına etkisi var.

Karbondioksitten 32 kat daha fazla sera etkisi yaratan başka bir gaz olan metan da çop yığınları, çiftlik gübreleri, bazı canlılar ve pirinç tarlaları gibi insani faaliyetlerden oluşan bir gaz. Hem insan hem de doğal kaynaklı salımı yapılan gazlardan olan Nitrojen oksitin saliminin yarısı; gübreleme, egzos gazları ve fosil yakıt tüketim türleri ile insan kaynaklı iken; doğal kaynaklı diğer yarısını da organik çürümeler, orman yangınları, yıldırım ve topraktaki mikrobiyolojik işlemler oluşturuyor.

Tüm bunların yanında ormansızlaştırma. püskürtücü ve soğutucu aletlerde(buzdolabı,klima vs.) kullanılan gazlar gibi birçok etken atmosfere gaz salımında bulunup dünyadaki sera etkisine katkıda bulunuyor.

ÇİN VE ABD BAŞI ÇEKİYOR

Yapılan araştırmalara göre dünyada fosil yakıtlardan oluşan karbon saliminin en yüksek olduğu ülkeler 2006 yılı itibariyle; Çin Halk Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Hindistan, Japonya, Almanya, İngiltere, Kanada, Güney Kore, İtalya, İran. Meksika, Güney Afrika, Fransa, Suudi Arabistan. Avustralya, Brezilya, İspanya, Endonezya ve Ukrayna.

Sera gazı satımının önlenmesine yönelik dünya çapında çeşitli protokollerle çalışmalar yapılıyor olsa da, uzmanlar bu çalışmalara daha fazla önem verilmesi ve vakit kaybedilmemesi yönünde görüş bildirirken, çevre konusunda hassasiyet gösteren sivil toplum kuruluşları bu konuda eylemlilikler gerçekleştiriyor.

ENERJİ POLİTİKALARI ACİL OLARAK DÜZENLENMELİ

Karbon salımı konusunda uygulanan ya da uygulanması öngörülen önlemlerin başında öncelikle emisyonun azaltılması geliyor. Bunun için de devletlerin öncelikli olarak enerji politikalarının düzenlenmesi, atmosfere salınan karbonun yeraltında depolanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gibi önlemleri biran önce almaları gerekiyor.

Halihazırda uygulamaya yönelik öneriler projelerden bazıları ise; ulaşımda hidrojenli yakıt hücrelerinin tercih edilmesi, enerji verimliliğinin ve tasar/ulunun artırılması, sera etkisi yapabilecek gazların yerine daha zararsız gazların (hidrojen içeren hidrokarbon gazları, propan, flor, klor, bütan gibi) kullanılması…

Her sene artan karbondioksit miktarının üçte birinin okyanuslar, derin su kaynakları ve bitkiler tarafından atmosferden uzaklaştırıldığı göz önünde bulundurulduğunda, çevreye olan duyarlılığımızı artırmak da farklı açıdan önemlilik arz eden bir diğer konu…

Kuçuk adımlara gelince; gezegenimizi korumak adına her bireyin elinden geldiğince bu konuda önlemler alması ve bireysel anlamda karbon salimini minimalize edebilecek tercihler yapması kuşkusuz buyuk önem taşıyor.

Küresel anlamda yaşanılabilir bir dünya için her bireyin çaba harcamasının gerekli olduğu görmezden gelinemeyecek bir gerçek; “İklimimiz ve dünyamız için bir ampul söndürmekle başlayabiliriz…

Yorum

naylon poşet

Türkiye’de bir ilk gerçekleşiyor, naylon poşet kullanımı yasaklanıyor. Bu uygulamayı ilk başlatansa çevre politikalarıyla dikkat çeken Kadıköy Belediyesi. Aylardır sınırları dahilindeki pek çok billboard’da yayımlanan afişlerle kampanya hakkında bilgi edinen Kadıköylüler 1 Mart’tan itibaren naylon poşetsiz yaşama adım atacak!

Kadıköy Belediyesi, doğada yok olmaları çok uzun yıllar alan ve çevre kirliliğinin en büyük kaynakları listesinin başında yer alan plastik poşetlerin kullanılmasını yasaklıyor, ilçede naylon poşet kullanılmaması ve butun mağaza ve dükkanların naylon poşet yerine kağıt, bez torba ya da doğada çözü nebiler doğa dostu bio-bozunur poşet kullanması karan alan Belediye, naylon poşet kullanma yasağını 1 Mart 2010′dan itibaren başlatıyor.

ÇÖPÜN YÜZDE 10′U NAYLON POŞET!

Doğada dönüşüm suresi 4 yüz ile bin yıl arasında değişen naylon poşetler, dünyada her yıl yaklaşık 5 yuz milyar adet üretiliyor. Bunların yalnızca yüzde Tinin geri dönüşümü sağlanırken geri kalan yüzde 99u ise doğaya bırakılıyor.

Türkiye’de neredeyse tüm mağaza ve alışveriş alanlarında naylon poşetler tüketiciye ücretsiz ve sınırsız olarak sunuluyor böylece ihtiyacın üzerinde poşet kullanımı teşvik ediliyor.

istanbul Buyükşehir Belediyesi verilerine göre; istanbul’da günde 10 bin tona yakın çop çıkarken, bunun yüzde 10′unu naylon poşetler oluşturuyor. Çöpümüzün bile yüzde 10′unu oluşturan plastik naylon poşetler, doğada bozulmaya başladıklarında çevreye zararlı kimyasal maddeler yayarak, toprak ve su vasıtasıyla besin zincirimizi yavaş yavaş kirletiyor. Denizleri, gölleri, nehirleri kirleten naylon poşetler aynı zamanda nesli tehlikede olan türlerin de yok olmasına neden oluyor. Petrol kaynaklarından yapıldıkları için küresel ısınmanın en büyük nedeni olan karbondioksit saliminin kaynaklarından birini oluşturan naylon poşetin yol açtığı kirlilikten kurtulmanın tek yolu. (ile, kese kağıdı ve bez torba gibi tekrar kullanılabilir ve doğaya zarar vermeyen taşıma ürünlerinin kullanımının yaygınlaştırılması, hatta zorunlu hale getirilmesi. Bu yüzden dünyada naylon poşet kullanımı yasaklanıyor.

KADIKÖY ÖRNEK OLACAK

“Plastik Torbaya Hayır, Çevre Dostu Torba kullanıyoruz” sloganıyla harekete geçen Kadıköy Belediyesi, Türkiye’de ilk kez Belediye Meclisi’nden çıkartılan karar ile Kadıköy ilçe sınırları içinde plastik torba kullanma yasağı çıkartarak örnek olacak.

Kadıköy Belediye Meclisi’nden çıkarılan “naylon torba kullanma yasağı” belediye ekipleri taralından ilçedeki tüm mağaza, dükkan, alış-veriş merkezleri ve semt pazarlarına yapılan resmi tebligatlarla bildiriliyor. Resmi tebligatta, Belediye Meclisi’nden çıkarılan yasak kararı hatırlatılarak, plastik torbaların çevreye verdiği zarara dikkat çekiliyor, esnadan 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren bez ve kağıt torba kullanılması isteniyor. Tebligatta, esnafa 1 Mart 2010 tarihinden itibaren de Kadıköy ilçe sınırları içinde kesinlikle plastik poşet kullanılmasının yasak olduğu bildiriliyor.

ÖZTÜRK: “ÇEVRE İÇİN GEÇ KALINMIŞ BİR PROJEYİ İLK BİZ BAŞLATIYORUZ”

Çevre için çok önemli bir projeyi hayata geçirdiklerini kaydeden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Oztürk, naylon poşet yasağını uygulamak için halktan ve esnaftan destek beklediklerini söylüyor:

“Naylon poşetler doğada yok olmayarak tum canlıların yaşam kaynaklarını yok ediyorlar. Bez, kağıt ya da doğada çözünür torba kullanımına başlayarak çevre korunmasında çok buyuk bir adım atmış olacağız. Tüm Kadıköylilerden, Kadıköy’de ticaret yapan esnaftan, alışveriş merkezlerinden ve tabii ki en önemlisi halkımızdan bu kampanyamıza destek bekliyoruz,” 2010′un ilk gününden itibaren esnaf ve halkı bez torba kullanmaya teşvik ettiklerini belirten Öztıırk. Kadı köylülerin çok olumlu tepkiler verdiklerini ifade ediyor:

“Esnafa yaptığımız tebligatlar sürüyor. Kadıköylulerın bu konuda bize destek vereceğine inanıyoruz. Zaten birçok vatandaşımız, yasağın çok geç kaldığını, Kadıköy’ün bu konuda oncü olmasından mutluluk duyduklarını söylüyorlar. Alışverişe çıkarken vatandaşlarımızdan yanlarında bez torba, file taşımalarını, ya da çözünür poşet kullanmalarını istiyoruz. Büyük firmalarla anlaşarak çevre dostu bez torbalar dağıtmaya başladık. 1 Mart 2010 tarihinden itibaren de Kadıköy’de Poşet Yasağı uygulamasını başlatıyoruz.”

Yorum
EstetikGüzellik.com altyapısında WordPress yazılımı kullanılmıştır
RSS - Yorumlar RSS - Site Haritası